ReklamReklam
Kayseri Times

KUDÜS GÜNLÜKLERİ –XVIII-

MUSTAFA KÜÇÜKTEPEMUSTAFA KÜÇÜKTEPE15 Ekim 202600:3146
ReklamReklam

KUDÜS GÜNLÜKLERİ –XVIII-

 

                                                                                                             Mustafa KÜÇÜKTEPE

KUDÜS SURLARI

Eski Kudüs’e yaklaşırken önce şehri değil, şehrin etrafındaki surları görürsünüz. Yüzyılların rüzgârını, savaşların izini, duaların sessizliğini ve insanlığın bitmeyen yürüyüşünü üzerinde taşıyan o kadim surlar, Kudüs’ü dışarıdan içeriden ayıran sıradan bir duvar gibi durmaz. Şehri çevreleyen bu taşlara biraz daha dikkatle baktığınızda, onların yalnızca bir şehri korumak için yükseltilmiş duvarlar olmadığını, yüzyılların hafızasını taşıyan büyük bir kitaba dönüştüğünü hissedersiniz.

Kudüs’ün etrafındaki surlara baktığımda, şehri çevreleyen o kadim taşlar, ilk bakışta eski bir şehrin savunma duvarları gibi görünüyordu. Fakat biraz daha dikkatle baktığınızda, taşların sessizliğinin altında yüzyılların konuştuğunu hissediyorsunuz.

Her taşın ardında başka bir zaman, başka bir insan, başka bir hikâye saklıdır. Bu surların arasında nice insanlar yaşadı, nice hükümdarlar gelip geçti, nice ordular Kudüs’ün kapılarından içeri girdi, nice insanlar bu şehirden sürüldü, nice insanlar da ömürlerini Kudüs’e kavuşma arzusuyla yollarda tüketti. Şehirler değişti, isimler değişti, devletler değişti. Belki de bu yüzden surlara baktığımda yalnızca taş görmedim. Sanki karşımdaki duvar, insanlığın uzun tarihini içine almış büyük bir kitap gibiydi ve ben o kitabın sayfalarının arasında yürüyordum.

Eski Kudüs, kendisini korumak için değil de kendi sırrını saklamak için çevrilmişti bu surlarla. Çünkü başka şehirlerde tarih, müzelerde saklanır, kitapların sayfalarında anlatılır, arşivlerde korunur; Kudüs’te ise tarih, sokakta yürür. Bir taşın üzerinde, eski bir duvarın gölgesinde, bir çeşmenin başında, bir mescidin avlusunda, bir mezarın sessizliğinde karşınıza çıkar. Siz farkında olmadan bir peygamberin hatırasının yanından geçer, birkaç adım sonra başka bir çağın izine basarsınız. Burada zaman, birbirini takip eden yıllardan ibaret değildir; sanki bütün çağlar üst üste binmiş, her biri kendi sesini taşların arasına bırakmıştır. Kudüs’te dün ile bugün arasında bir perde yoktur. Geçmiş, bugünden ayrılmış bir hatıra olarak değil, bugünün içinde nefes alan canlı bir hafıza olarak karşınızda durur.

Surların kapıları ise bu büyük hafızanın içinden şehre açılan eşikler gibidir. Eski Kudüs’e girmek için bu kapıların birinden geçmek gerekir. Fakat insan orada bir süre sonra anlar ki bu kapılar yalnızca şehrin fizikî sınırlarını belirleyen geçitler değildir. Her birinin bir adı, bir hikâyesi, bir yönü ve yüzyılların içinden süzülüp gelen bir anlamı vardır. Bu kapılardan geçerek Mescid-i Aksa’ya doğru yürürken dar sokaklar, taş duvarlar, küçük dükkânlar, kemerli geçitler, eski evlerin pencereleri ve yüzyılların aşındırdığı kaldırımlar birbirine karışır. Şehre girerken aslında yalnızca bir suru aşmazsınız; başka bir zamanın içine adım atarsınız. Dışarıda bıraktığınız şehir ile içeri girdiğiniz şehir aynı şehir gibi görünse de ruhunuzda bıraktığı tesir bambaşkadır. Çünkü Kudüs’ün kapılarından içeri giren insan, sıradan bir şehirde yürümeye başlamaz; peygamberlerin ayak izlerinin, sahabelerin hatıralarının, âlimlerin dualarının, fetihlerin, ayrılıkların ve kavuşmaların birbirine karıştığı büyük bir hafızanın içine girer. O anda insanın yürüyüşü de değişir. Attığı her adımın altında kendisinden önce yürümüş binlerce insanın ayak izleri olduğunu düşünmeye başlar.

Kudüs’ün surları etrafında dolaşırken, Kanûnî Sultan Süleyman devrinde yeniden inşa edilen ve Babü’l-Halîl, yani Halil Kapısı olarak bilinen kapının üzerindeki kitabe özellikle dikkat çekicidir: “Lâ ilâhe illallah İbrahim Halîlullah.” Bir kapının üzerinde Hz. İbrahim’in adını görmek, Kudüs’ün ruhunu anlamak bakımından düşündürücüdür. Çünkü İbrahim (a.s.) yalnızca geçmişte yaşamış büyük bir peygamber değildir; tevhidin, teslimiyetin, imtihan karşısında Allah’a yönelmenin ve insanın bütün varlığıyla Rabbine teslim oluşunun büyük sembollerinden biridir. Kur’an’ın bize anlattığı İbrahim (a.s.), putlarla hesaplaşan, ateşin karşısında yalnız kalmaktan korkmayan, imtihanların en ağırında dahi teslimiyetten ayrılmayan ve yüzünü bütün varlığıyla gökleri ve yeri yaratana çeviren bir peygamberdir. O’nun adının Kudüs’ün kapısında karşıma çıkması, bana şehrin kapısından içeri girmeden önce aslında başka bir hakikatin eşiğinden geçirildiğimi düşündürdü.

O kitabenin önünde durduğumda insanın aklına ister istemez şu düşünce geliyor: Kapının üzerine “Lâ ilâhe illallah Muhammedü’r-resûlullah” da yazılabilirdi. Elbette yazılabilirdi. Fakat burada başka bir şey söyleniyordu. “İbrahim Halîlullah” ifadesi, Kudüs’ün geçmişini İslâm’ın peygamberler tarihinden koparmadan anlamanın kapısını aralıyordu. İslâm, Hz. İbrahim’i kendisinden önce yaşamış bir peygamber olarak yalnızca tarih kitaplarının sayfalarında bırakmıyor; onu tevhid çizgisinin en önemli duraklarından biri olarak kabul ediyor. Müslüman, Hz. İbrahim’i kabul ettiğinde Hz.Musa’yı, Hz. Davud’u, Hz. Süleyman’ı ve Hz. İsa’yı da birbirinden kopuk şahsiyetler olarak değil, Allah’ın insanlığa gönderdiği aynı hakikat çağrısının farklı zamanlardaki tebliğcileri olarak kabul eden bir iman bütünlüğünün içinde duruyor. Kur’an’ın Hz. İbrahim’i ne Yahudi ne de Hristiyan olarak değil, hanîf bir Müslüman olarak tanımlayan dili, Kudüs’ün taşları arasında insanın zihninde başka türlü yankılanıyor. Birkaç kelimelik kitabe, insanı dinlerin tarihinden çıkarıp tevhidin tarihine götürüyor.

Hz. İbrahim’in adı, Kudüs’ün taşlarında yalnızca İslâmî bir hatıra olarak değil, semavî geleneklerin ortak hafızasına uzanan derin bir işaret olarak da duruyor. Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâm geleneğinde farklı biçimlerde anılsa da Hz. İbrahim, bu üç büyük geleneğin hafızasında merkezi bir yere sahiptir. Bu sebeple Halil Kapısı’nın üzerinde duran birkaç kelime benim gözümde bir kitabeden çok daha fazlasına dönüştü. Sanki Kudüs, daha ilk eşikte bana kendi hafızasını anlatıyordu: “Buraya yalnızca bir şehre girmek için değil, peygamberlerin yürüdüğü büyük bir hakikat yolunun içine girmek için geldin.”

Kudüs’ün kapısında İbrahim’in adını görmek bana bu kadar tesir ettiyse, bunun sebebi şehrin kendisinin de bir peygamberler hafızası olmasıydı. İnsan burada yürürken yalnızca taşların arasında dolaşmıyor; birbiri ardınca gelen peygamberlerin hatıraları arasında yürüyor. Bir yerde Hz. Davud’un, başka bir yerde Hz. Süleyman’ın, başka bir köşede Hz. İsa’nın hatırasıyla karşılaşıyor; bütün bu hatıraların üzerinde ise Mescid-i Aksa’nın gölgesini hissediyorsunuz. Sonra insan, Kudüs’ün neden yüzyıllardır gönülleri kendisine doğru çektiğini daha farklı anlamaya başlıyor. Çünkü burası yalnızca bir coğrafya değil, vahyin ve peygamberlerin hafızasında yer etmiş bir şehir. Bu yüzden Kudüs’e yapılan yolculuk, yalnızca kilometrelerin aşılmasıyla tamamlanmıyor. İnsan bazen bir kapıdan geçerek, bazen bir taşın önünde durarak, bazen bir kubbeye bakarak kendi imanının geçmişine doğru da yürüyor.

Ben Kudüs’te bu görünmez duvarları düşündükçe, şehrin kadim surlarına başka gözle bakmaya başladım. Taştan yapılmış surlar insana bir şehri koruyor gibi görünür. Fakat insanları birbirinden ayıran duvarların yalnızca taştan yapılmadığını Kudüs öğretir. Bazen bir kimlik kartı duvar olur, bazen bir kontrol noktası, bazen bir izin belgesi, bazen bir plaka… Bazen de insanın doğduğu yer, hangi yoldan geçebileceğini belirleyen görünmez bir mühür hâline gelir. O zaman insan kendisine şu soruyu sormadan edemez: İbrahim Halîlullah’ın adı bir şehrin kapısına hoşgörünün ve tevhidin hatırası olarak yazılmışken, İbrahim’in miras bıraktığı bu topraklarda bir insan kendi şehrine, kendi mabedine, kendi secdesine neden kapılardan geçirilerek ulaşabilmektedir?

Mescid-i Aksa’ya giden yolları gördükçe bu soru daha da ağırlaşıyor. Kudüs’te yaşamak, Kudüs’ü ziyaret etmekten çok farklıdır. Biz birkaç günlüğüne gelenler bile bu kapılardan zorla geçerken orada yaşayan Filistinlilerin çektiklerini daha yakından hissediyorsun. Burada yaşayan bir insan için mesele birkaç günlük bir ziyaret değildir. Burası onun evidir, sokağıdır, çocukluğudur, ekmeğidir, ezanıdır. Aksa’ya giden yol onun hayatının içinden geçer. Buna rağmen kimi zaman namaz kılmak için yola çıkan insanların önüne kapılar kapanır. Özellikle Cuma günlerinde, Kudüs’ün dışında yaşayan Filistinlilerin Mescid-i Aksa’ya ulaşmak için kilometrelerce yol kat ettiği, fakat çeşitli kısıtlamalar sebebiyle şehre veya Aksa’ya alınamadığı manzaralar, insanın yüreğinde kolay kolay kapanmayacak bir yara bırakır. Ramallah’tan, Cenin’den ve başka şehirlerden gelen insanların sadece secde edebilmek için çıktıkları yolun kontrol noktalarında kesildiğini düşünmek bile ne büyük bir hüzün…

Dar sokaklarda yürürken bazen bir dükkândan yükselen ses, bazen bir evin penceresinden sarkan çamaşırlar, bazen çocukların oyunlarına karışan konuşmalar, bazen ağır adımlarla ilerleyen yaşlı bir adam ve uzaklardan gelen ezan sesi birbirine karışıyordu. Bir tarafta yüzyılların ağırlığını taşıyan taş duvarlar, diğer tarafta o taşların gölgesinde sürdürülen sıradan bir hayat vardı. İnsan o zaman Kudüs’ün yalnızca peygamberlerin, kralların, orduların ve fetihlerin şehri olmadığını daha iyi anlıyor. Kudüs aynı zamanda ekmeğinin peşinde koşan, çocuklarını büyüten, evine dönen, sabah işe yetişen, akşam sofrasını kuran insanların şehri. Büyük tarihin tam ortasında küçük hayatların devam ettiği bir şehir. Belki de bu, Kudüs’ün en dokunaklı taraflarından biri: Yüzyılların bütün ağırlığı omuzlarında olduğu hâlde hayatın en sade hâliyle devam etmesi…

Kudüs, bütün bu zamanları aynı anda yaşatıyor insana. Geçmiş burada bugünden kopuk değil; geçmiş bugünün içinde nefes alıyor. Belki de şehrin insanda bıraktığı derinlik biraz da buradan geliyor. İnsan, taşların üzerinde yüzyılların izini okurken, o taşların gölgesinde yaşayan insanların bugünkü hayatına da şahit oluyor ve anlıyor ki Surlara ve kapılara bir daha baktığımda, artık onları yalnızca taş duvarlar olarak göremiyordum. O kapılar bana Kudüs’ün kendisini anlatıyordu. Her kapıdan içeri girerken, sanki başka bir hatıranın eşiğinden geçiyor, başka bir zamanın içine adım atıyordum. Fakat sonunda fark ettim ki bütün bu kapılar yalnızca Kudüs’e açılmıyordu. İnsan, Kudüs’ün kapılarından geçtikçe kendi içine açılan başka kapılar da buluyordu. Bir kitabede karşısına çıkan isim, bir kubbenin altında duyduğu ezan, taş bir duvarın sessizliği, sokakta oynayan bir çocuğun sesi, yaşlı bir adamın ağır yürüyüşü, insanın kendi kalbinde uzun zamandır unuttuğu soruları yeniden uyandırıyordu.

Bu yüzden Kudüs’ü anlamanın yalnızca onun tarihini bilmekle mümkün olmadığını düşünüyorum. Kudüs’ü anlamak biraz da onun taşlarına, kapılarına, kubbelerine, sokaklarına ve insanlarına sinmiş hafızayı dinlemekle mümkün. Çünkü bu şehir, kendisini anlatırken yalnızca büyük hadiseleri değil, insanın burada yaşamaya devam eden hâlini de gösteriyor. Surlar yükseliyor, kapılar açılıp kapanıyor, insanlar geliyor ve gidiyor; fakat Kudüs bütün bunların arasında kendi sessizliğini koruyor. O sessizliğin içinde bir süre yürüdüğünüzde, önce şehri dinlemeye başlıyorsunuz; sonra fark ediyorsunuz ki aslında dinlediğiniz Kudüs değil, kendi kalbinizin derinliklerinden yükselen sestir. Belki de bu yüzden Kudüs insanın zihninde tamamlanmıyor. Çünkü Kudüs, görülüp bitirilecek bir şehir değil; insanın ömrü boyunca içinde taşıyacağı bir hatıra, her hatırladığında yeniden yürüyeceği bir yol ve kapısından her geçişte kendisine başka bir hakikati gösteren bir davet…

Bu haberi paylaş

Habere Tepki Ver (0)

MUSTAFA KÜÇÜKTEPE — Diğer Yazıları

Yorumlar

Yorum Yaz

Whatsapp İhbar