Kayseri Times

FON KRİZİ: ADALET HERKES İÇİN

MEHMET ALTUNTAŞ2 Ekim 202611:1729
ReklamReklam
FON KRİZİ: ADALET HERKES İÇİN

FON KRİZİ: ADALET HERKES İÇİN

Yatırımcı kendi parasından sorumludur. Fakat yatırımcının sorumluluğu, düzenleyici kurumların sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Asıl mesele; kimin ne kazandığından önce, piyasanın hangi kurallarla işlediği, risklerin ne zaman görüldüğü ve neden ne zaman müdahale edildiğidir.

Hz. Ömer'e atfedilen meşhur bir kıssa vardır.

Mısır Valisi Amr İbnü'l-Âs'ın oğlunun katıldığı bir at yarışında bir Kıpti onu geçer. Vali oğlunun öfkelenip Kıptiyi kırbaçlaması üzerine mazlum Medine'ye giderek Halife Hz. Ömer'e şikâyette bulunur.

Hz. Ömer, valinin oğlunu huzuruna getirir ve Kıptiye:

“Sana vurduğu kadar sen de ona vur.” der.

Sonra Amr İbnü'l-Âs'a dönerek tarihe geçen şu sözü söyler:

“Ey Amr! Anneleri onları hür doğurmuşken siz insanları ne zamandan beri köleleştirdiniz?”

Bu kıssanın bugün bize söylediği çok basit bir şey var:

Makama göre adalet olmaz. Güce göre hukuk değişmez. Devletin görevi güçlü olanı değil, hakkı korumaktır.

Fon meselesinde de önce adalet

Bugün Türkiye'de yaşanan sermaye piyasası tartışmalarına yalnızca “fon krizi” veya “borsa düştü” penceresinden bakmak eksik kalır.

SPK, 17 Eylül 2026'da 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar verdi. MKK kayıtlarına göre bu fonlardaki tekil yatırımcı sayısı 455 bin 758.

1 Ekim'de ise SPK, bazı tasfiyedeki fonlarda yatırımcılara nihai tasfiye tutarından mahsup edilmek üzere 1 milyon TL'ye kadar ara ödeme yapılacağını açıkladı.

Bunlar küçümsenecek gelişmeler değildir.

Fakat mesele yalnızca yatırımcının parasının ne kadarının ne zaman ödeneceği değildir.

Asıl mesele şudur:

Bu noktaya nasıl gelindi?

“Yatırımcı da dikkat etseydi” demek yetmez

Elbette yatırımcı kendi parasından sorumludur.

Yüksek getiri beklentisi, yüksek risk ihtimalini beraberinde getirebilir. İnsanlar yatırım yaparken fonun portföyünü, risklerini, getirinin nereden kaynaklandığını ve likidite durumunu araştırmalıdır.

Ancak bütün bunları söyleyip meseleyi “Vatandaş açgözlüydü, araştırmadan yatırım yaptı” noktasında bitirmek de doğru değildir.

Çünkü sermaye piyasalarının bir düzenleyici sistemi vardır.

Vatandaşın finans uzmanı olması beklenmez. Zaten düzenleyici ve denetleyici kurumların varlık sebebi de budur.

Yatırımcının sorumluluğu ile devletin sorumluluğu birbirinin alternatifi değildir.

Kendine bakmak, devlete bakmaktan vazgeçmek değildir.

Asıl soru: Ne zaman fark edildi, ne zaman müdahale edildi?

Burada çok önemli bir ayrıntı var.

SPK'nın 18 Eylül tarihli açıklamasına göre, 2025 yılının son çeyreğinde özellikle bazı serbest yatırım fonları ve para piyasası fonları aracılığıyla, fiili dolaşım oranı düşük bazı hisselerde şirketlerin temel finansal büyüklükleriyle açıklanamayacak fiyat hareketleri gözlemlenmişti.

Konu 2 Aralık 2025'te Finansal İstikrar Komitesi gündemine de taşındı.

O hâlde mesele sadece:

“Devlet bunu bilmiyor muydu?”

sorusu değildir.

Daha önemli soru şudur:

Ne biliniyordu, ne zaman biliniyordu ve hangi tedbir ne zaman alındı?

İşte gerçek denetim sorusu budur.

Denetimin başarısı yalnızca “tespit ettik” demekle ölçülmez.
 Zamanında tespit, zamanında müdahale ve etkili sonuç birlikte değerlendirilmelidir.

Adalet yalnızca yatırımcıya değil, herkesedir

Soruşturmalarda çok sayıda kişinin tutuklanmış olması da meselenin adli boyutunun ciddiyetini gösteriyor. Ancak tutuklama bir mahkûmiyet değildir; soruşturma ve yargılama sonucunu beklemek gerekir.

Aynı şekilde SPK'nın 28 Eylül'de Tera Finansal Yatırımlar Holding hakkında 37 kişi için suç duyurusunda bulunması ve bazı kişi ve şirketlere yönelik işlem yasakları uygulaması da hukuki sürecin bir parçasıdır. Bunların tamamı, kesinleşmiş bir suçluluk hükmü olarak değil, yürütülen inceleme ve soruşturmaların sonuçları olarak değerlendirilmelidir.

Burada ölçümüz çok açık olmalıdır:

Kimse suçsuz yere suçlanmamalı; hiç kimse de makamı, çevresi, itibarı veya ilişkileri sebebiyle hukukun dışına çıkarılmamalıdır.

Adalet herkes içindir.

Hz. Ömer'in kırbacı bugün neyi temsil ediyor?

Bugün Hz. Ömer'in kıssasındaki kırbaç elbette fizikî bir araç değildir.

Bugünün kırbacı;

hukuktur,

denetimdir,

hesap verebilirliktir,

şeffaflıktır.

Bir vatandaşın küçük bir yatırım hatası yaptığında bütün sorumluluğu ona yüklemek kolaydır.

Ama kamu otoritesinin görevi tam da burada başlar:

Piyasanın kurallarını koymak, kuralların uygulanmasını sağlamak ve kuralları herkes için eşit işletmek.

Eğer bir piyasada bilgiye erken ulaşanlarla sıradan yatırımcı arasında büyük bir asimetri oluşuyorsa, burada sadece yatırımcının “neden araştırmadın?” sorusuyla yetinilemez.

“Bu bilgi neden herkese aynı anda ulaşmadı?”

“Risk neden zamanında görünür hâle gelmedi?”

“Denetim mekanizması ne zaman devreye girdi?”

“Varsa ihmali olanlar neden ve nasıl hesap verdi?”

soruları da sorulmalıdır.

FETÖ tecrübesinin öğrettiği en önemli ders

Buradan herhangi bir kişiyi veya kurumu FETÖ ile özdeşleştirmek elbette doğru değildir.

Fakat Türkiye'nin geçmiş tecrübelerinden çıkarılması gereken önemli bir ders vardır:

Devlet kurumlarında şahsî yakınlık, kapalı çevreler, ahbap-çavuş ilişkileri ve liyakat dışı güç ağları hiçbir zaman hukukun yerine geçmemelidir.

İnsanların siyasi, sosyal, ekonomik veya başka çevrelerle ilişkilerinin bulunması tek başına suç değildir.

Fakat herhangi bir ilişkinin kamu gücünün kötüye kullanılmasına, ayrıcalığa, denetimden kaçışa veya haksız kazanca dönüşüp dönüşmediği varsa delilleriyle araştırılmalıdır.

Çünkü devletin itibarı, birilerini korumaktan değil; kim olursa olsun hukukun önünde eşit tutmaktan geçer.

“Kazan doğurdu” diyorsak, “kazan öldü” demek de kolay olmamalı

Nasreddin Hoca'nın “Kazan Doğurdu” fıkrası tam da böyle zamanlarda hatırlanır.

Kazan doğurduğunda buna inanmak işimize geliyorsa, öldüğünde de aynı kolaylıkla inanamayız.

Finans piyasalarında da rakamları olduğundan büyük göstermek kadar, zararı olduğundan küçük göstermek de doğru değildir.

Ne “milyarlarca dolarlık batak var” diyerek kesinleşmemiş rakamları gerçekmiş gibi sunmalı,

ne de “aslında hiçbir şey yok, basit bir süreç problemi” diyerek insanların yaşadığı kaygıyı ve sistemdeki soru işaretlerini küçümsemeliyiz.

Gerçek neyse ortaya konulmalıdır.

Ne eksik, ne fazla.

Önce kendimize, sonra devlete bakalım

Vatandaş da kendisine şu soruyu sormalı:

“Ben paramı nereye yatırdım, neye ortak oldum, ne kadar risk aldım?”

Devlet de kendisine şu soruyu sormalı:

“Biz nerede gördük, ne zaman gördük ve ne zaman müdahale ettik?”

Denetim kurumları da:

“Aynı şeyin tekrar yaşanmaması için hangi yapısal değişiklikleri yapacağız?”

diye sormalı.

Çünkü mesele sadece bugünkü yatırımcının zararını telafi etmek değildir.

Mesele, yarın vatandaşın sermaye piyasalarına güvenip güvenmeyeceğidir.

Türkiye'nin güçlü bir sermaye piyasasına ihtiyacı vardır. Bunun yolu da vatandaşın korkutulması veya yatırım yapmaktan uzaklaştırılması değil; şeffaf, denetlenebilir, öngörülebilir ve adil bir piyasa düzeni kurmaktır.

Devleti güçlü yapan, hiçbir hata yapılmadığını söylemek değildir.

Hata varsa ortaya çıkarmak, ihmâl varsa hesabını sormak, suç varsa hukuk içinde cezalandırmak ve aynı hatanın tekrarını önleyecek sistemi kurmaktır.

Hz. Ömer'in çağlara hitap eden sözü bugün de geçerlidir:

Adalet makamla değişmez.

Adalet kişiye göre eğilip bükülmez.

Adalet herkes içindir.

Ve belki bugün hepimizin hatırlaması gereken cümle şudur:

Kendine bakmak, devlete bakmaktan vazgeçmek değildir.

Önce kendimize, sonra devlete bakalım.

Mehmet Altuntaş

Bu haberi paylaş

Habere Tepki Ver (0)

Yorumlar

Yorum Yaz

Whatsapp İhbar