İLİM VE BİLİM
İLİM VE BİLİM Kullandığımız kavramları doğru ve yerinde kullanmamız, anlam dünyamız açısından çok mühim. İlim ve bilim kavramları da böyledir. İlim kavramını geçen haftaki yazımızda bazı yönleriyle incelemiş...


İLİM VE BİLİM
Kullandığımız kavramları doğru ve yerinde kullanmamız, anlam dünyamız açısından çok mühim. İlim ve bilim kavramları da böyledir.
İlim kavramını geçen haftaki yazımızda bazı yönleriyle incelemiştik. Bilimin genel tanımı ise şu şekilde: Bilim, evrenin ve doğanın işleyişini, gözlem ve deneylere dayalı yöntemlerle sistematik bir şekilde inceleyen; kanıtlanabilir, nesnel ve düzenli bilgiler bütünüdür.
Bu tanım, Batı'nın ürettiği seküler bir tanımdır. Şu soruyu sormalıyız. Tanımda, ilah tasavvuru ile ilgili ve öğrenmenin, bilgi sahibi olmanın amacı ile ilgili bir husus var mı? Eğer bu sorunun cevabı “evet” ise ilim ile bilim aynı anlama gelir. Fakat cevap, “hayır” ise anlamları farklıdır.
O zaman şöyle diyebiliriz ilim, ilah tasavvurunu ve bilgi sahibi olmanın amacını da içinde barındıran bir kavramdır. İnsan ilim yolunda ilerledikçe Âleme, yaratılana bakarak Allah’ı bulur ve O’na karşı içtenliği, inancı, bağlılığı artar.
Bilim ise sadece dünya ile ilgilenip bilgi depolayan, yaptığı gözlemleri, keşifleri, bilimsel çalışmaları bir ilaha veya yaratıcıya dayandırmayan; daha rasyonalist ve aklı, muhabbetten arındırıp daha seküler kullanan bir yapıdır.
Kuran’da sıkça geçen “ hiç akletmiyor musunuz?”, “hiç düşünmüyor musunuz”, “ ilim yapmıyor musunuz? ( bilmiyor musunuz? )” ifadeleri bize ilim yolculuğunda akletmenin farklı olduğunu gösteriyor.
Elbette ki bilimsel gelişmelere açık olmalıyız. Lakin bu durum, ilim ile bilimin aynı şey olduğuna inanmamızı gerektirmiyor. Aynı sonuca götürdüğüne de... Çünkü çıkış noktaları ve temel değer yargıları aynı değil.
Daha önce “akıl” başlıklı yazımda da değindiğim üzere bilim, insanlığa verileri sunar. İnsan da zihni ile o verileri toplar. Verileri yaratan bir ilahın varlığına ise aklederek, tefekkür ederek, ilim yaparak ulaşır. Fıtrat, “bir ilahın olduğunu, kainatı yaratan aşkın bir gücün olduğunu” yüksek sesle haykırır. Fakat insanoğlu bu sesi duyduktan sonra ya sesi kısıp bastırır ya da sonuna kadar açar.
Bilim, kendisinin yanlışlanabilir olduğunu kabul ediyor. O zaman bilgiye, eleştiriye daha açık ve esnek olması gerekmez mi? Fakat bilim, özellikle son yüzyıldır kendisine tam bir şekilde inanılması, tâbî olunması ve hatta boyun eğilmesini istiyor. Bu yüzden bilim, ilim ve din ile sürekli çatışıyor. Bilimin şunu kabul etmesi gerekiyor: İlim, insanın maddi manevi gelişimine yönelik, hem dünyevi hem de uhrevi bir yapı iken bilim ise dünyevi, seküler, hatta lâ dini bir yapıdır.
Bir söz var mesela: “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.”
Bu söz, ilim kastedilerek mi söylenmiş yoksa bilim kastedilerek mi?
Eğer ilim kastedilerek söylendi ise çok güzel bir söz. Çünkü ilim, insanı hakka, hakikate ve niçin yaratıldığının idrakine götüren bir mürşittir. Şayet burada bilim kastedilmişse bilim, bizi nereye ve niçin götürecek? Bu sorular, sormaya cesaret etmekte bile zorlandığımız sorular. Hayatımızda bir inşa sürecine girmek istiyorsak bu soruları sormalıyız vesselam.

