BATILIN CESARETİ, HAKKIN SESSİZLİĞİ
BATILIN CESARETİ, HAKKIN SESSİZLİĞİ Şimdilerde Talas Gençlik Merkezi’ne ev sahipliği yapan eski bina, bir zamanlar Amerikan Koleji'ydi. Çalışma arkadaşlarımızla, gelen misafirlerle muhabbet ederken bu mekânın ge&cce...


BATILIN CESARETİ, HAKKIN SESSİZLİĞİ
Şimdilerde Talas Gençlik Merkezi’ne ev sahipliği yapan eski bina, bir zamanlar Amerikan Koleji'ydi. Çalışma arkadaşlarımızla, gelen misafirlerle muhabbet ederken bu mekânın geçmişi sık sık gündeme gelirdi. Bir gün yine öyle bir sohbet sırasında konu misyonerlere geldi. Ve şöyle bir söylem gelişti;
"Amerikan misyonerliği bize örnek olmalı."
Cevap gecikmedi;
"Amerikan misyonerliği bana örnek değil, dert olur."
Demiştim. Tartışmayı kapatır bir cevap diye düşünmüştüm...
Ama o gece düşününce anladım: Ben o cevabı karşımdakine vermemiştim. Kendime veriyordum. Farkında olmadan, kendi iç dünyamda süren bir tartışmayı dışarı vurmuştum. Bazen böyle olur. Karşına cevap verdiğini, birileriyle konuştuğunu sanırsın. Aslında sen kendinle konuşuyorsundur. Bunu geç anlarsın.
Amerikan misyoneri, batıl olduğuna inandığım bir davayı yaymak için okyanus aşmış. Ailesini bırakmış, gittiği ülkenin dilini öğrenmiş, yıllarını vermiş. Kimse zorlamadı onu. Sırf inandığı için.
Bunu düşündükçe içimde duygu uyandı.
Rahatsızlık da değil tam olarak. Daha çok utanç gibi bir şey.
Çünkü ben ne yapabiliyorum. Yüzde doksan dokuzu Müslüman bir ülkedeyim. Hakkı söylemek için dil öğrenmeme gerek yok, okyanus aşmama gerek yok. Sadece ağzımı açmam yeterli. Ama onu da açmıyorum. "Acaba yanlış anlaşılır mıyım?" diye tutuyorum kendimi. Bazen hiç konuşmadan geçip gidiyorum.
Amerikan misyoneri batıl davası için her şeyi göze almış. Ben hak davamda küçük bir sosyal tatsızlığa bile tahammül edemiyorum.
Bu cümleyi yazmak zor oldu açıkçası.
Neden böyle?
Bunu sadece kişisel bir zaaf olarak okumak kolay. Ama sanmıyorum öyle. Etrafıma bakıyorum; aynı şeyi görüyorum. Dindar kimliği taşıyan, namaz kılan, orucunu tutan insanlar bile yanlışa itiraz etmekte zorlanıyor. Söylemesi gereken bir şey var, biliyor, ama "ne derler?" diye yutuyor. Belki tek sorun da bu endişe değil…
Çoğunluk içinde azınlık psikolojisiyle yaşıyoruz.
Bence bunun iki ayrı sebebi var. Biri korku: dışlanmak, etiketlenmek, "aşırı" damgası yemek. Bu anlaşılır bir refleks. Ama ikincisi daha ciddi: İnanç, hayatımızı şekillendiren dinamik bir olgu olmaktan çıkmış ve kimlik kartına dönüşmüş. “Müslümanlık” kimliğini taşıyoruz ama taşımak başka, onunla hareket etmek başka.
Amerikan misyoneri ikincisini yapıyor. Yanlış bir yönde de olsa, hareket ediyor.
Bir davaya gerçekten inandığının ölçüsü nedir?
-“Bence ödemeye razı olduğun bedeldir”.
Amerikan misyoneri o bedeli ödüyor. Ben şu an ne ödüyorum?
Bu soru beni rahat bırakmıyor. Bırakmamalı da.
Amerikan misyoneri bana örnek olmaz — taşıdığı şey bakımından kesinlikle olmaz. Ama o özverili duruşun karşısında kendi halime bakınca, kendimi savunacak pek bir şey bulamıyorum.
Belki bu yazıyı yazmak küçük bir başlangıçtır. Bilmiyorum.
O gün Talas Gençlik Merkezinde verdiğim cevap doğruydu. Amerikan misyonerliği bana örnek olmaz.
Ama o cevabı verirken aslında kendime bir şey söylüyordum:
Harekete geç.
Bir cevap değil bu. Bir hesaplaşma.
05.06.2026
Murat Dağıstan

